GÜMÜŞ ANAHTARIN GÖLGESİNDE
Ölüm gibi soğuktu her yer bu akşam,
Gümüş anahtarlı kapının aralığından,
Bir vaadin rüyası sarmıştı odayı…
Bir bekleyişti; içinde özlem, içinde hüzün.
Buruş buruş, mavi damarlı ellerin,
Eğri büğrü parmakları arasından,
İhtiyar, ürkek ve kimsesiz gözlerle,
Dışarıdan gelecek sesi dinliyordu.
Kaç vakit geçti, bilemedi,
Kapısı en son ne zaman çalınmıştı?
Eskisi gibi değildi artık, yalanı bile yorulmuştu.
Zaten bu saatte yalanı kime fısıldayacaktı?
Bu odada sönen yalnız kendisi değildi.
Hırsları da birer birer kaçmıştı ondan.
Zamanından çalarak besleyip semirttiği,
O kokmuş hırsları da düşmüştü yakasından.
Yalnızdı, eşinden kalan tek hatıra,
Kuytu köşede sessizce duran sandukaydı.
Derin bir ah çekti yere düşen bakışlarıyla,
“Şimdi yanımda olsaydı…” diye mırıldandı.
Bir zamanlar dostu, parası, itibarı vardı,
Kalır mı heyhat, ömür çoktan kocamıştı.
Yanıldığını, yalnızlık boğazına çöktüğünde anladı.
Herkes sessizce, birer birer uzaklaşmıştı.
Şimdi her şey kefen beyazına bürünmüş,
Etrafını sarmış birer ahiret hayaleti.
Kapı, pencere, yerdeki halı, sürahideki su, ahşap tavan…
Yorgundu artık hepsi.
Her şey ölüm gibi derin susuyordu,
Soğuk, amansız bir ölüm dolaşıyordu odada.
Ve o çok beklenen, bugün de gelmemişti.
Mırıldandı ihtiyar “belki” dedi, “belki…”
© 2026 Serpil Eser — Bu içeriğin tüm hakları yazara aittir. Telif hakları kapsamında korunmaktadır; yazarın izni olmaksızın kullanılamaz, çoğaltılamaz veya dağıtılamaz.
Yorumlar